Tavanda Yansıma

van-gogh-tablosu-533x400

 

Yatağın o köşesinde yaşıyor, hep ordaymışım gibi hissediyordum. Her sabah onunla uyanıyor ve onu bekliyordum. Gece ise o uyumadan kesinlikle uyumuyordum. Orda, o yatağın başında dört gözle gelmesi   ve konuşması için can atıyordum. Sabahın ilk sigarasını yakmasını, kahvaltıdan sonra sigara yakmasını bekliyor, evden çıkarken ki sigara yakışını hayranlıkla izliyordum.
İstisnasız her akşam yedi buçuk gibi okuldan çıkıp, buraya, yanı başıma, yatağın o köşesine gelir ve  uzanırdı. Bir süre öylece durduktan sonra o hayran olduğum hareketi yine büyük bir özenle yerine getirir; bir sigara yakar, küllerini içime bırakmaya ve anlatmaya başlardı. Dertlerinin ne kadarı elle tutulurdu bilmiyorum algım onunla şekillenmişti. Ama doğru gitmeyen bir şeyler olduğu aşikârdı. Çok şey anlatır ama hiçbir şeyi tam anlatmazdı. Ve yine ilk sigarasıyla birlikte, ilk külünü çırptı.

Ev sahibiyle takışmış ve kirayı çıkaramadığı için bir süre izin istemişti. Ancak o yaşlı kadın, -bunu kıskançlığına veriyordu- büyük bir hışımla küfürler ederek evi boşaltmasını istemişti. Bu durumda suçlu babasıydı. Telefonun da “baba” adıyla kayıtlı olmayan o şahıstaydı. Onu neden yalnız bırakmıştı ki. Tanıdıkça, onu; bende anımsayamadığım kendi babamdan nefret etmeye başladım. Aklımdaki tek silueti berbat bir fabrikanın, kötü kokular yayan bir bacasıydı. Benim baba figürüm buydu. Onun babası ise dünyayı mahveden bir yanardağ bulutuydu.

-Neden bana bunu yaptın ha neden. İçimde nefret mayınlarıyla döşeli bir baba sevgisi bıraktın bana. Bunu hak edecek ne yapmış olabilirim! İlk bisiklet sürüş denemem de düşüp de yırtılan bacaklarıma ağladığım için mi böyle. Beni babasız bırakmış olabilirsin belki ama kafamın içine bahşettiğin gürültüden zerre haberin yok.  (hıçkırarak.)
Sanırım arkadaşı olmadığı için, duvara dayalı yatağının tam tavanına bir ayna asmıştı. Kendiyle konuşmaktan başka bir çare bırakmıyordu yine kendine. İlk sigarasının bitişine kadar bunları söylendi durdu bu yüzden. Belki de ben bir şey demediğim için tekrarladı bunları. Ancak yolunda olmayan bir şeyler vardı. Bazan üzerimdeki yanık izlerine gözleri dalar, kendinden bir şeyler bulmuş gibi iç geçirirdi.  Bu kısa süreli dalgınlığın ardından ise bir sigara daha yakar, içime bir kül daha savururdu. Ne zaman babasızlığı yüzüne vurulsa, kütüphanesini arşınlamaya başlardı. Orada kendini bulduğu, kendi olduğu bir şeyler vardı. Bununla nasıl başa çıkacağını bilmiyordu ama o romandaki, o karakterin bununla başa çıkma tarzı hoşuna gidiyordu.

-Nerdeydi şimdi bu kitap?  Benim çok gülüncüme gidiyor bu durum. Yaşamamış ama yazılmış bir karakterin baş etme çabası. Hayran olunası bir deha. O kitapta anlatılan kadının da dilinin üstü tatlı iken altı acıydı. Ve yine o kadının da aklı dilinin altı gibiydi. Nereye koydum ki ben bu kitabı. Nereye bırakmış olabilirim ki. Nerde o nerde! (tavandaki yansıma ağzını oynattı.)
Kitap var mıydı? –bir an duraksayarak bunu dedikten sonra kitabı buldu.- İşte buradasııın. Marianne Engel!
“ Artık sen bensin, ben ise sen.” Kitabın içinde geçen bu dizeleri okumayı çok severdi.  Günün birinde sadece zaman geçirmek için girdiği bir kitapçıda sadece almak için alınan, o ucuz dandik kitaplardan birini okuyup, oradaki kadının adını aldığını her gecenin sonunda yaktığı sigarayla birlikte anardı.
Bu kitabı hiçbir zaman unutmazdı. O kendine Marianne diyordu. Kitabı bulduktan sonra biraz rahatlamış gözüktü. Rahatlığın verdiği huzurla sigarasını söndürürken varlığımdan haberdar mıydı değil miydi emin olamıyorum. Bir an için öyle güzel dalıyor ki gözleri bana, can verici bir bakış bu. Üst üste üçüncü sigarasını yakarken, bir şeyler arayışına giriyor. “Ben Marianne Engel gibi bir sanatçıyım” diyerek odanın içerisinde arayışını sürdürürken ve bu esnada içime bir kül daha attı.

Yatağın altını üstüne getiriyor, dolapları ve çekmecelerini yerinden söküyor, yığın olmuş kıyafetleri tekrar bir yığın haline getiriyordu. Bütün odayı darmadağın ederken sonra aradığı şeyi sanki Prometheus’un insanlığa bahşettiği yüceliği bulmuş gibi seviniyor. Ve yüzünde bir çocuk gülümsemesi. Vecd anlarında saatlerce belki de günlerce duraksamadan çalışırdı. Her ne hikmetse her vecd anının sonunda ortaya çıkan şeye geriye doğru giden numaralar verirdi. Şimdi bulduğu şey ise numara 4’tü; nar tanelerinden yapılmış bir çarmıh.

Bunu yaparken kendinde değil gibiydi hatırlıyorum. O bildiğim üşengeçliğiyle bütün gece bununla uğraşmasına şaşırmış ve hiç sigara içmeyişine hayret etmiştim. Benimle de hiç konuşmamıştı.
Yaptığı şeyleri ne bir sanat ne de bir eser yerine koyuyordu. Ürettiği şeylerden tek beklentisi bir gemi kaptanınki kadar esrardı. “-Okuduğum şeylerin çok fazla etkisinde kalıyorum. Şiirlerdeki imgeler ve imgelemim birbirine girdi. Kontrol edemiyorum. “
(tavanla birlikte aynı cümleleri sarf ettiler.)

Çok sevdiği o nardan çarmıhı bir kenara attı ve dans etmeye başladı. Müziğin çaldığını duyamıyordum. Ancak bu benim için önemli bir şey değildi. O an bütün hücrelerim oradan başka bir yerde olmak istemiyordu. Orda olmalıydım ve ordaydım. Sonra duymadığım o müzik kesildi. Kafasının içinde gezinen gürültü karmaşası bu olmalıydı. Ve birbirine girmiş, kontrol edilmez imgelemi. Değişik bir imana sahipti. Şüphesiz bir tanrıya inanıyor lakin kendi beyni ve kurallarını yürürlükte tutuyordu. İçinde barındırdığı iman yoksunluğunu ise babasına atfediyordu.  Bu yüzden ne zaman o herifi hatırlasa, ondan bir parça almış an’ı, her anıyı hatırlamayı es geçmezdi.

-O eski dostu hatırlıyorum. Hahaha evet onu hatırlıyorum. Sakal bıraksa ne güzel olacaktı. Bırakacaktı da ama ben göremeyecektim. Çok seviyordum onu niye gitti ki.
(tavanda yine; kamyoneti kırılmış bir çocuk tebessümü)

-Hissetmemeliydi hissettiği tüm o şeyleri ve rüyalarımı rahat bırakmalıydı. Sonra Orospu Kırmızıyı hatırlıyorum ve o unutkan dershane sırasını. Kırmızı orospuydu, mavi ise artık tükürük mavisi rengini almış ve bana kalan sadece mor. Mutlu olsam bile mosmor olacak bütün mutluluğum. Bundan ne hayır gelir ki. Ve saçlarım yeşilken çok güzeldi. Ancak eski dostumun bileklerinde köklerimi unuttum. Neden kafamda çiçekler açmıyor ki?
(tavanda; bilinçsiz bir hayret bakışı)
Neler saçmalıyorum ben. İyice kafayı yedim. Söylediklerim, odamdan daha dağınık.
Oda gerçekten dağınıktı. Kendimi bulmakta bile zorluk çekiyordum. Üzerimde bir yanık izi daha oluştuktan sonra, eline bir sigara daha alıp odadan çıktı. Sadece 5 saniye sonra dünya başıma yıkıldı. Çakmak gözlü bir delikanlı odaya giriş yapmıştı ve muhtemelen Marianne’in kafasında açan tek çiçekti. Marianne’in sigarasını yaktı. Bu benim için o kadar kıskanılacak bir hareketti ki. Ben sadece susup, dinleyebiliyordum onu. Bu çakmak gözlü delikanlı ise ona elini uzatabilme cesareti gösteriyordu. Küllerini bir kez daha içime savurdu. Artık bu suskunluğu bozmalıydım ancak çıkaracağım bir ses kulaklarına zarar verecek diye o kadar çok korkuyordum ki.

O kadar çok kül dolmuş ve bir o kadar da sis bulutunun içinde kaybolmuştum. Görebildiğim tek şey “artık uyan” gibi bakan bir çift göz.
…………

Sızmadan önce ağzımda unuttuğum sigaranın göğsümü yakmasıyla birlikte 2 dakikalık uykumdan uyandım. 2 dakikaya sığdırdığım şeylerin bilincinde miydim bilmiyorum ama gözlerimi o acıyla açar açmaz, yanımda duran kültablasını duvara fırlatıp, paramparça ettim. Sanırım o sabah her şeyin kendime benzemesini istemiştim.

 

 

Reklamlar

Hiç’e

valadon1-e1399244450678

 

Uzun zaman sonra sırtımdaki dağlar bulutsuz, göğsümdeki kuşlar kafessiz, gözümdeki dünya değersiz.

Bir çiçeğe benzetildim ben, daha gün önce. Bir çiçeğe, çiçek tarafından benzetilmenin değerini bilemezsiniz. Bilmedim. Bugün hiç yokmuşçasına daha da ötesi hiç yeşermemişçesine, daha daha da ötesi hiç solmamışçasına kedere boğuluyorum.

Minnet beklemeden, af dilemeden, tek sözcümle ağzımdan çıkmadan af bekliyorum. Saçımdaki tel, bileklerimdeki damar kadar masum olasıya.

Bugün bir şarkı çalındı, bugün güzel bulundum, bugün alköller kuşandım ve her gün alköller kuşandım. Bu artık senle ilgili bir problem değil. Günün birinde, çıkıp bir mutfaktan, elinde bir bardak kahve veya kadeh rakı ile gelsen bile fark etmeyecek. İçeceğim. Sana, sensizliğe, yalnızlığa, bize, dostlara ve olmayanlara. Bunun adını koyamam. Tıp ve ya psikoloji buna yetmez.

Yaşadım, hiç yeşermemişçesine, daha daha da ötesi hiç solmamışçasına. Hiç’i, hiç’le yaşayarak, hiç’i hiç’le yazmaya çalışarak.

Seviyorum.

İyi gece. Varsa.

 

Göğsümdeki Kafes

Braut01

Göğsümdeki kafes

artık sizi tutamıyor kuşlarım

bunları yazarken göç ediyor kırlangıç

göç ediyor göğsümün altındaki tenhalık

 

 

evlerin damlarında uçuşmayı bekleyen bir şeydi

miydi gözlerim, düşmeyi

umrumda değil dediğim kadar

burnumun dibinde bitti kimseye söylemediklerim

 

sınır ihlal edildi, koy geçildi

şimdi nasıl uzak duracağım senden?

İçiyorum, içmiyorsun

ne hüzün verici bir cümle?

“bir konyak daha içer misin?”*

 

Her bir hareketimiz biraz soru işareti kıvraklığında

Dolanıyor boğazıma

Sorular soruyorsun, sustuğumda bildiğim

konuştuğumda yere kapaklanıp kaldığım

Her şey; sözgelimi

Biraz içmişiz, sarhoş değil ama alkollüyüz

Bir merdiven kenarında ya da basamak da

Yetimhanedeki kuytu köşeme; omzuna ya da boynuna

Yaslamışım da burnumu evcil bir hayvan gibiyim.

 

Hangi dilde konuşuyoruz ve bu zamana kadar kaç çiçeği duyduk?

Kötüyüz ama çok güzeliz

Geciktim gecikmeye bile

Bir şiire bile

Yetişmeliyim sana, bütün bavullara

Çünkü gölgemin rengi, onu yeşertmen için vardır.

 

Satılmamış bütün zamanlarımı ayırdım koynuna

Topraktan payını almış her hayvan gibi düzlükle yoğruldum

Dalga sesine parlayan gözlerimle

Tek dileğim anlamımı çoğaltmaktı.

 

Ve çok zorlu geçti bu yolun yaşam çalışması

O yüzden bunca kalabalığım ve

O yüzden bunca dağınıklığım

O yüzden soysuzlara kulluk edileceğini bile bile mucizeye düşkünlüğüm.

 

Beni anlıyorsun değil mi?

Hiçbir şey sunulmadı bize, çıplaklıktan başka

Ellerimizle diktik ne varsa, oturma odamızda

Görebiliyorum en uzak mesafeyi sırtımla gözlerim arasında

 

 

Sözü daha da kirletmeden

Omurgamdan bir şeyler daha devşireceğim, bir hissi daha dile vuracağım

Bu gece ölecek olanlar: mektubunuza iliştirin bu şiiri

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-iğreti

egon-schiele-liebesakt-studie-08854

 

Kabul ediyorum hiçliğimi. Ve bunu hiç zorlanmadan daha doğrusu zorla kabul ediyorum. Bu noktaya geldikten sonra ise gördüğüm her şeyde bir yamukluk seziyorum. Ben mi çok bilmişim, yoksa siz mi bilmediniz?

Hayatımın en abuk sabuk döneminden geçtiğimin farkındayım. Her şeyin kalıcı bir uçuculukta olduğunun da farkındayım. Kime dokunduysam ya bir iğreti kapladı beni ya da bir iğreti kapladı onları. Tahammül sınırımın azaldığının farkındayım. Bugün kadeh tokuşturduğum her kim varsa yarın olmayacak. Bu yaşamımın bana getirdiği eksilerden birisi. Hiçkimse o ilk gün bana seçim hakkı sunmadığından, geri kalan bütün yaşamımda bir şeyleri yitirmeye programlıyım. Asıl beklenen şeyi bir türlü yapamıyorum. İçimden gelmiyor. O şey içimde bir sıçmık gibi duruyor. İşe gidiyorum. Günümü işte geçiriyorum. Bütün zamanımı. -dair ne varsa işte o zamanımı. Bunca yıllık aylaklığımdan koparılıyorum. Sonra içmeye gidiyorum. Saat 10. Muhabbete dalıyorum. Bir iki çerez yuvarlıyorum. Saat 12. Birkaç güzel şarkı dinliyoruz. Ya da çalıyoruz. Bunlara eşlik etmeye, onlar kadar güzel olmaya çalışıyoruz. Saat gece yarısı 2. Geceyle birbirimizin uzuvlarını sıvazlıyoruz. Türkü yakıyoruz. Kaygılarımızı suluyoruz. Gece yarısı 4. Saçmalıyoruz. Saçmalıyoruz. Saçmalıyoruz. Birbirimizden tiksinti duyamayacak kadar sarhoşuz. Sabaha karşı 6. Herhangi bir şeyi hatırlayamacak kadar bilinçten uzaktayız. Ertesi gün aynı şeyleri yaşayacağımızı unutuyoruz. Keyif aldığımız şeylerin dahi daimi bir tekrar olduğunun farkında değiliz. Küçüğüz ve eziliyoruz.

Şans tek atışlık bir olaydır. Ve o an’a aittir. Onu ıskalarsan, bir daha o hep senin vurur. Bunu unutma. Iskaladık. Şiiri, şarabı, birkaç anıyı ve dostu çok seviyorum. İnanın bana. Ama en çok kadınları seviyorum. Ki o kadınlar son zamanlarda bana babacan bir bakış gibi tiksinti verdi. Sadece acı dolu bir bilinçle baktım onlara. Nefretle. Ne kadar yapmacık olduklarını, beni boğduklarını gördüm. Birçoğumuz gibi aslında anlıyormuş gibi yapıp anlamadıklarını. İnsanlığımın getirilerini ne hoş gördüler ne de karşıladılar. Buna çok sinirlendim. Kırılmadım. Sinirlendim. Şu an dahi öfke doluyum. Uzanıp kendi yanaklarımı tokatlıyorum.

Neyse.

Kaçınılmaz bir yalnızlık seninkisi. Ayrıca
Katı, ilgisiz, iğreti…

 

Yedi Acı – I. bap

Cao3vYnWEAAfFTJ

 

I. bap

ÖNCE KİMSELER ÇAĞIRMADI BENİ*

 

Önce kimseler çağırmadı beni

Yokluğumu anlamamı beklediler

Beklerken de düşünmeme izin verdiler:

Rimbaud gerçekten haberi olmadan mı söyledi Arabi’den:

“ben bir başkasıdır.”

binlerce yıl çınladı.

 

Önce kimseler çağırmadı

Su yataklarından inerken, dağların dumanında, yaprakların hışırtısında

bir soluk duydum sadece

soluk da denemez, doğa ananın nefesi belki

Belki de sadece bir aynayla baş başa kaldım da

aynımla konuştum

o yüzden kimseler çağırmadı beni

 

Çok sıkıcı bir deneyim diye geçirdim içimden

sıkıcı sıkıcı sıkıcı, kendimiz sıkıcı

Gözlerimi ne yana çevirsem sıkıntı

Düşüncemi ne yana çevirsem hayal gibi bir hülasa

Kendimi tanımalıyım, asla!

 

Maslahatları geride bırakın

Çağırmayın da beni, bırakın

Acı, her daim bileklerinizde tetik vaziyette

Sote bir yerde

Kendimi duyumsadığım, dalga öncesi kıyı şeridine yazık!

 

Tenhalığımda uğuldadıkça çağrılmadıklarım

Esrimelerimde gittikçe sefihleşiyorum

Bir deveye, bin hendek atlatıp, çölde

görülmeyeni görmek için sudan uzak düşüyorum.

 

Düşüyorum da bir düşüncenin içine

İçinde yankılandığımı hissediyorum

Yedi acı belirliyorum, yedisinde de ayakta bekliyorlar beni

avuç içlerini bana doğrultarak

ve kitabı yarılayarak

 

Sudan uzaklaştıkça göğe hava atıyorum

Bir sarıasmanın ıslığında çağrılmayı beklerken

Kulaklarımda bin bir kör pencere

Aynaları bir bir kırıyorum.

 

Hiç seslenilmediğimi bile bile bir masalda

Tiryakiyi oynuyorum.

Gözüme batan dikenden biliyorum

Bu âlemde kimi gördüysem ya çaylak ya akbaba.

 

 

 

*Kaybolan Defterler sayı 3’de yayınlanmıştır. 

 

Müptezel Gastronomi – K.Miraç Ağca

DERDALAN

Urartu Kırmızı: Orospu, uykusuz ve kelimesiz gecelere vakarlı bir damardır Urartu. Türkiye şaraplarında orta karar (ne pahalı ne ucuz) olarak adlandırabileceğimiz Sevilen şirketinin çıkardığı Urartu, Kürdistan ve Orta Anadolu üzümlerinin karışımıyla, niyeyse Tokat’ta üretilmiştir. Urartu’yla Tokat’ın ne alakası vardır? Hitit olsa neysedir. 70lik ve 1000lik olmak üzere çevir-aç kapakla satılan bu şarap beyaz leblebiyle müthiş uyum içindedir.

Güncel Fiyat: Kipa’da 14.90 (1000ml)
İçerken Dinlenecekler: Yalnızken kafanıza göre, manitayla modern Kürt müziği (örn: Tara Jaff)

Biricik Kırmızı: Ege’nin denize kıyısı olmayan ama ismi niyeyse Denizli olan kentinden çıkan Biricik’in hakkında bir sürü şehir efsanesi dolanmaktadır. Bunlardan biri de şöyledir: Biricik’in kurucusu ölürken oğluna “Ne olursa olsun Biricik’e devam et” demiştir. Normalde şarap işinde olmayan varis bu vasiyeti yerine getirmek için neredeyse maliyetine bu şarabı piyasada tutmaktadır. Yani etiketi değiştirip mantar taksan 100 liraya okutabilirsin diyorlar. Ben inanmıyorum. Ama köpeköldüren taifesinin en civcivlilerinden sayılabilir yine de. Eski kaşarla ve sahil kenarında müthiş gidiyor. Aynı zamanda 70, 1000 ve 1500 ML olarak satılması da cilaya gerek bıraktırmadan kafayı kırıyor.

Güncel Fiyat: 10-13 TL
İçerken Dinlenecekler: Yalnızken kafanıza göre, manitayla Türkçe sözlü hafif müzik.

Vincent Sek Kırmızı: Meyve şaraplarıyla bildiğimiz, raflarda görünce “Bu ne amına koyim böğürtlenli şarap mı olur oralet gibi” diye anlam veremediğimiz şirket Vincent’in sek kırmızısı, biraz aromatik tadı ve ucuzluğuyla, hafif rüzgarlı balkon akşamlarına renk katar. Bu şarap kederliyken değil de biraz daha temiz kafadayken içilmelidir. İzmir menşelidir. Kışın sıcak şarap yapımına uygundur. Çevir açtır. Kapak açıldıktan sonra 2 gün bekletilip tekrar içildiğinde biraz mayalı tat verse de yoklukta gider. Alkol sevmeyen çıtkırıldım manitalar için antrenman içkisidir. Manitanın cinsiyeti erkekse ve alkol sevmiyorsa en yakın cami avlusuna bırakmanız Şavşat Düello tarafından tavsiye edilir.

Güncel Fiyat: 10-13 TL
İçerken Dinlenecekler: Yalnızken kafanıza göre, manitayla biraz oynak ama kederi de boş vermeyen müzikler. (Örn: Mercan Dede, 800)

Dimitrakapulo: İsmi, şişesi ve etiketiyle tam bir köpeköldürendir. Şarköy / Mürefte’den çıktığı için alemde “Cingan şarabı” olarak adlandırılan sınıf içinde yer alır. İçinde bulunan üzüm, şarap piyasasının pici Cinsault’tur. O yüzden içtikten sonra ağzınızda teneke yalamış hissi verebilir. Tadı ekşi olduğundan katık olarak kuru ekmek tüketmeniz midenizi amorti edecektir. Tadı sebebiyle manitayla içilmesi tavsiye edilmez. Zira manita sizin için içinden “Bu, bunu içiyorsa yoklukta kolonya içip betona kerkiniyordur.” diyebilir. Ama yine de siz bilirsinizdir.

Güncel Fiyat: 8-10 TL
İçerken Dinlenecekler: Yalnızken kafanıza göre, manitayla da kafanıza göre. Belli ki sizin derdiniz müzik değil amına koyim.

Güzel Marmara: Köpeköldürenlerin padişahı, şarapların karanlık kuytu köşelerde ayakta bira içen gizemli abisidir. 90ların sonuyla 2000binlerin başlarında ilk şarap deneyimi yaşamış olan çocukların (genelde içilip sızılmış abi ortamlarında şişe dibinden zıkkımlanmak) çok iyi hatırlayacağı bu şarap, 2004’te 3milyon500binlira idi. Bu şarabın birçok özelliği vardır. Birincisi artisttir. Bilen bilir, Derviş Zaim’in efsane filmi Tabutta Rövaşata’da sürekli gözükür. Hatta soğuktan ölen Sarı’nın mezarına da Güzel Marmara zerk edilmiştir. İkinci özelliği de sirkeyle karıştırıldığında müthiş bir salata sosu olur. Eskisi kadar geniş değildir satışı o yüzden bulunduğunda 3-4 şişe zulalamak sünnettir.

Güncel Fiyat: 10-13 TL
İçerken Dinlenecekler: Yok. Tabutta Rövaşata izlenmelidir.

Artin Dolgorukiyan

Yazının yer aldığı Şavşat Düello için.

Gece Uğultusu-2

fada0d09abbb424ae32458836af5ca36

 

1.bap

 

Bana bir ses et, şu toprağa göm kalbimi

yeni bilenmiş bir şair jiletiyle topla -gitmelerinin büyüttüğü meyveni.

Dallarım kırılmış diyesiye inkâr et beni

Mülkümde atan kalbin hükmü yok.

 

Hep yarım bırakılmış şeyleri

Ya da hiç büyümeyen şeyleri sevdiğimi biliyorum

Bunu biliyorum da biliyorum da

Budanmış alnıma bir harf geçiremiyorum.

 

2.bap

 

Duy ki

Mahvolmaya dair bir şeyler fısıldandı kulağıma

Tam da adımı söylerken öksürmüş olmalısın

Her mevsimde yağmalanıyor bir yanım sanki

 

3.bap

 

İpek böceğinin konduğu yaprak soldu

Sarının tonunun kedere çaldığı zamanlar

Ve düşmeye çaldığı zamanlar ve ayrılığa çaldığı zamanlar

Hapsoldu iliklerinden derinlerine bir sızıya

 

Sızdığım yerlerde bir kedi mırıltısıyla

Ve ağzının kenarındaki öptüğüm yerin acısıyla

Ve sarının en koyu tonuyla

Düşe düştüm.

 

4.bap

 

Şarkıyla birlikte utandım saçlarından

En hassas noktalarımı bilerek savrulan

Renklerini reddeden bir çiçeğin hüznüyle

Şarkıyla birlikte utandım saçlarından

 

Renklerini reddeden bir çiçeğin hüznüyle

Ellerimde yalvarasıya kokuyorsun

 

5.bap

 

Yüzümün çirkinliğinden sana sığınırım

Düşmüş dişlerimin çocuksuluğuyla sana sığınırım

 

6.bap

 

Issızlığımı nerede çağlayacağım?

Kanımda dolaşan manaların telaşı içinde

Bugün tarihin neresine not düşüleceğim?

 

Bir ilkelliği savunuyorum, bunu hep diyorum

Göğsümde denedim ilk çivi yazısını

Sahi bugün tarihin neresine düşeceğim?

Otuzbirocakikibinonaltı

 

7.bap

 

Bir ses et dedim sana

Bir sesi varsa acının, uzaklardan bağır bana

 

 

Taşın Kırılması Beyanında Yazılmış Şiirdir

CXQ9HfjWsAAkHRV

 

Bir kez daha dökülüyor boğazımdan ejderha kanı
Dört bir yanımı sardı: kaygı
Fark ettim yetmezliğini aklımın
Fark ettim tam da yetmezliğini beslerken ciğerlerimin

Nasıl oluyor da birdenbire;
Sokağın başında derme çatma bir alkol
İçeri girdiğim an da bir çocuk gibi büyüdü; tereddüt
Yalandan bir sohbet gibi her masada kesik birer kol

Bana sakal bıraktın deyin, öyledir
Bu sizin bildiğinizdir.
Her şey sizin bildiğiniz, değildir
Meyhaneciler öldü!
Yaşasın barmen !
Nerde mi?
İşte tam orada; içilmiş iki şişe konyak!”

Vaktin geldiğini
Sudan anlıyorum, ayın yansımasından
Bahçelerin bir daha çiçek açmak için solmasından
Evlerdeki dolap raflarından
Ve sevmeye başladığımdan ipekli kumaşları

Giyinip kuşanıp da yol alıyorum
Damlarına kuşlar tüneyen
İçinde öpüşmeleri, okşamaları, karakterli memeleri olan eve
Yaklaştıkça, incinmiş şavkım cam göbeği renginde

Varmak. Bir kapıya çıkması patikanın
Dışarı mı açılır içeri mi?
Tak tak. Çalındı çok önce zamanından
Tak tak. Kafamın içinde akışkan eller

Gayet alafranga bir kokteyl, bak işte bunlar sesi olmayan sesler
Hiçbir kulak yok onları anlamaya
Adamım bunların yaşamı martaval
Yaz geldi
İyisi mi yalnızlığına yeni açmış giyotinler al.
bir terslik var
kez daha değişiyor doğru bildiğim
Kendimi hikayenin hiçbir yerinde buluyorum
Yürüdükçe gölgeye düşüyor adımım
Ki gölgem portakal bahçelerinde
Yokmuşçasına açar
Usum uslanmadı gitti
Her yeni dalgada biraz daha mora kaçar

Gözlerim acıyor, bir bakılmazdan
Mütemadiyen nar çanağı yüzümdeki bilyelerim
Hep bir uyumaya yatıyorum
Yani kimi sözlüklerde seni görmeye
Ki ne zaman ayılsam, bir bar taburesinde seni izlemeye görsün
Bir adam –ne kötü yaşam-
Herkes sanki hep sana bakmakta
bir bakılmazdan yadigar;
Kaburgalarım kırılmadı mı bunca zaman
Göğüs kafesim yerinden çıkmadı mı
Beklerken
Seni düşündükçe diken diken olan tüylerimin batmadığı yer kaldı mı?

Düşmemek için nasıl da bağlanır ayakkabı bağcıkları
İşte öyle bağladın bileklerini aklımın ortasına
Ellerimi açtığım gökyüzü başka bir gezegen diye kandıkları
O da buraya ait, olmamanın evi; dünya

Nereye gidersem gideyim
Hangi esrimeye dalarsam dalayım
Değişmiyor.
Biliyorsun, düşkünüm.
Eteklerinde asılı duran geceye.

 

Fiyakalı Batan Filikalar

Crucifixion-Golgotha-1912-by-Oskar-Kokoschka

 

Birinci bap.

 

Leylam’ın tarifsiz elleriyle diktiği leylaklar

Bir cuma ertesi

Çilehane’ye düşmüş bir adam açtı

 

Bu edebiyat yapmak değil, hafız

söylediğim tek şey gerçekler

Ve gerçekleri sayısız defa tekrarladım:

 

Bu olanların, âlemler içinde ayrı bir yeri olmalı

Yoksa güneş, bir çay bahçesinde niye batar?

İçimdekiler hınca hınç gözlerime vuruyor

Etime hiçbir şey bu kadar dokunmadı; bakıp da görmemen kadar

 

Gitmekten daha farklı bir şey değildi, gitmek

O kadar anlamlı konuşuyorsun ki hiçbir şey anlamıyorum

Yarabbelalemin, evet, sen

Bilmen gerek; tek görevim nefesini bile vird eylemek

 

Uzun zamandır ilk kez

Kuru ve yolsuz ve keder keş olan dallarım

Kaçırdığı bir an’a, geç yakaladığı bir yalana yeşerdi

Ama bu, baharların sonu ve olanaksızdı

 

Mutluluk, kez defa gözlerim kapalı yakaladı beni

Sesin, cesaretini tırnaklarıyla kazıyan sesin

Gerçekten duyulmak istedi mi?

52 Hertz ve boğuldum.

 

Alışmak, sadece tanımak

Ve acı, her yeni gün bir virüs gibi

Samimiyetini arttırıyor içimle

Falçatayla yeni tanışan bir bitirimin gölgesinde

 

O kadar yaşayamadık ki; yazamıyorum.

Ve lütfen; anlamanı bekliyorum.

 

 

İkinci bap.

 

Görünen yol sayısı iki, sanki birisi hiç yok

Elbet ben de biliyorum

Halen arka cebimde sakladığım biraz aklım var

Kendi ellerimden bile düşmüşüm

 

Bende biliyorum elbet, bütün kalbimle

Madem çok yanlış bu görüntü, al bu ellerimi baştan yont

Sonra ağzıma yeni bir şekil ver, gülen

Korkma, yokluğunda var olanlardan boğuluyorum zaten

 

Yarabbelalemin, evet, sen

Söylediğin her sözü vird eyledim

Anlamaman normal dilimden

Gözlerimi secdeye yatırıp, ayaklarının dibine dikiyorum.

 

 

 

Üçüncü bap.

 

Parladı ansızın, yüzümdeki iki gece: âmin dercesine

Bu yalnızca bir yıldız kayması

 

Konuşmaların nasıl da üzerine basıyor sustuklarımın

Ki ben söyleyemem bunları

yanımda taşıdığım bir kırık bir deniz kabuğu gibi anlatamadıklarım

Hiç değişmiyor

 

Bir parkın yıkılışı gibi anlamsız

Bütün geçen zaman yıkıcı

İncelikli davranışlarım sebebini yitiriyor

Hafız, arabayı kovalan köpekten farksızım

 

Bendeniz; yani harbi hayta

sana uluyorum

seni uluyorum.

 

Son bap.

 

Yine, aynı rüzgâr esiyor

Yine aynı esen rüzgâr, aynı kötü rum şarkılarını getiriyor

Sagapo!

 

Bir yerlerde rakının yanında gelecek olan su

daha hapsedilmemiş, sahile vuruyor.

Taşa vuruyor.

Sagapo!

 

Son anıyı hatırlıyorum:

“Gençliğimin fiyakasında bütün filikaları batırırcasına
Vuruldum, en su alan yerimden

Yarabbelalemin, evet, sen
Bu semtlerden değil, bu diyarlardan
Hiçbir dünyadan, hiçbir kelimeden
Bana taşın ahvalini sorduğu gece de:
Acıdan bahsetti
Amenna kudretinden lakin o bile çatlar eşsiz bir dalgada
Ki o hiç boğulmamacasına suyun üzerinde süzülen
Üzerinden kez defa sürüngenler gezinirken
Vazgeçmez bir tokat gibi yüzüne çarpan denizden”

 

Sonra… her akan su gibi

Çocukluğumuza büyüdük.

Fransız Aksanlı Şiirdir

12193875_912174888852518_7126806067438170890_n

Bir gece ansızın, içi kırmızı bir şişeye bürünecek cismim
Ahizenin üstündeki numaralar bir o yana bir bu yana çevrilecek
Bir sarhoşluk ürpertisiyle titreyen telefon telleri
Yazlık bir rüzgar gibi kalacak

Öyle bir boğulacağım ki
Bu bozkır tenhası deniziyle anılacak
Ve bir başka batışa yelken açan gemi
Hiç bitmeyen faslıyla, dümende her daim saki

Sonlar geriye doğru bir gidiştir
Artık bir çocuk zamanı şimdi
Öylesine durağan, öylesine ağır
Yere düşer emziğim, ve tam burnumun üstüne düştü karanfil kokulu göğsün

Ah! Evet… yine gece!
Kalbimizin sahici evi!
Hep ay ışığında büyüttüm aklımdaki karanfilleri
Yolum bir patikaya düşer belki, patikanın sonunda
Bir Cuma ertesi sarhoşları topluluğunun sesi
Meyhanecinin önümüze sunduğu o bitmez tükenmez sıvı
O sıvı, bitmemenin ve tükenmemenin sıvısı
Bizim gibi hep aynı köşebaşında ölenler için
Burayı iyi dinle adamım
Bitip tükenmenin o büyük dalgası

İşte burada uydurduğum alo sesi, hiç açılmamış yelken de burada
Adını adım yapmak istediğim gece, ne zaman istesem o puslu zihnimde
Ve annemin sevgisinde çocukluğum
Ve orada sıvıya bürünmüş tinim.
Yani bir orada olma haliyle tam olarak hiçbir şeyin ortasında!