Tavanda Yansıma

van-gogh-tablosu-533x400

 

Yatağın o köşesinde yaşıyor, hep ordaymışım gibi hissediyordum. Her sabah onunla uyanıyor ve onu bekliyordum. Gece ise o uyumadan kesinlikle uyumuyordum. Orda, o yatağın başında dört gözle gelmesi   ve konuşması için can atıyordum. Sabahın ilk sigarasını yakmasını, kahvaltıdan sonra sigara yakmasını bekliyor, evden çıkarken ki sigara yakışını hayranlıkla izliyordum.
İstisnasız her akşam yedi buçuk gibi okuldan çıkıp, buraya, yanı başıma, yatağın o köşesine gelir ve  uzanırdı. Bir süre öylece durduktan sonra o hayran olduğum hareketi yine büyük bir özenle yerine getirir; bir sigara yakar, küllerini içime bırakmaya ve anlatmaya başlardı. Dertlerinin ne kadarı elle tutulurdu bilmiyorum algım onunla şekillenmişti. Ama doğru gitmeyen bir şeyler olduğu aşikârdı. Çok şey anlatır ama hiçbir şeyi tam anlatmazdı. Ve yine ilk sigarasıyla birlikte, ilk külünü çırptı.

Ev sahibiyle takışmış ve kirayı çıkaramadığı için bir süre izin istemişti. Ancak o yaşlı kadın, -bunu kıskançlığına veriyordu- büyük bir hışımla küfürler ederek evi boşaltmasını istemişti. Bu durumda suçlu babasıydı. Telefonun da “baba” adıyla kayıtlı olmayan o şahıstaydı. Onu neden yalnız bırakmıştı ki. Tanıdıkça, onu; bende anımsayamadığım kendi babamdan nefret etmeye başladım. Aklımdaki tek silueti berbat bir fabrikanın, kötü kokular yayan bir bacasıydı. Benim baba figürüm buydu. Onun babası ise dünyayı mahveden bir yanardağ bulutuydu.

-Neden bana bunu yaptın ha neden. İçimde nefret mayınlarıyla döşeli bir baba sevgisi bıraktın bana. Bunu hak edecek ne yapmış olabilirim! İlk bisiklet sürüş denemem de düşüp de yırtılan bacaklarıma ağladığım için mi böyle. Beni babasız bırakmış olabilirsin belki ama kafamın içine bahşettiğin gürültüden zerre haberin yok.  (hıçkırarak.)
Sanırım arkadaşı olmadığı için, duvara dayalı yatağının tam tavanına bir ayna asmıştı. Kendiyle konuşmaktan başka bir çare bırakmıyordu yine kendine. İlk sigarasının bitişine kadar bunları söylendi durdu bu yüzden. Belki de ben bir şey demediğim için tekrarladı bunları. Ancak yolunda olmayan bir şeyler vardı. Bazan üzerimdeki yanık izlerine gözleri dalar, kendinden bir şeyler bulmuş gibi iç geçirirdi.  Bu kısa süreli dalgınlığın ardından ise bir sigara daha yakar, içime bir kül daha savururdu. Ne zaman babasızlığı yüzüne vurulsa, kütüphanesini arşınlamaya başlardı. Orada kendini bulduğu, kendi olduğu bir şeyler vardı. Bununla nasıl başa çıkacağını bilmiyordu ama o romandaki, o karakterin bununla başa çıkma tarzı hoşuna gidiyordu.

-Nerdeydi şimdi bu kitap?  Benim çok gülüncüme gidiyor bu durum. Yaşamamış ama yazılmış bir karakterin baş etme çabası. Hayran olunası bir deha. O kitapta anlatılan kadının da dilinin üstü tatlı iken altı acıydı. Ve yine o kadının da aklı dilinin altı gibiydi. Nereye koydum ki ben bu kitabı. Nereye bırakmış olabilirim ki. Nerde o nerde! (tavandaki yansıma ağzını oynattı.)
Kitap var mıydı? –bir an duraksayarak bunu dedikten sonra kitabı buldu.- İşte buradasııın. Marianne Engel!
“ Artık sen bensin, ben ise sen.” Kitabın içinde geçen bu dizeleri okumayı çok severdi.  Günün birinde sadece zaman geçirmek için girdiği bir kitapçıda sadece almak için alınan, o ucuz dandik kitaplardan birini okuyup, oradaki kadının adını aldığını her gecenin sonunda yaktığı sigarayla birlikte anardı.
Bu kitabı hiçbir zaman unutmazdı. O kendine Marianne diyordu. Kitabı bulduktan sonra biraz rahatlamış gözüktü. Rahatlığın verdiği huzurla sigarasını söndürürken varlığımdan haberdar mıydı değil miydi emin olamıyorum. Bir an için öyle güzel dalıyor ki gözleri bana, can verici bir bakış bu. Üst üste üçüncü sigarasını yakarken, bir şeyler arayışına giriyor. “Ben Marianne Engel gibi bir sanatçıyım” diyerek odanın içerisinde arayışını sürdürürken ve bu esnada içime bir kül daha attı.

Yatağın altını üstüne getiriyor, dolapları ve çekmecelerini yerinden söküyor, yığın olmuş kıyafetleri tekrar bir yığın haline getiriyordu. Bütün odayı darmadağın ederken sonra aradığı şeyi sanki Prometheus’un insanlığa bahşettiği yüceliği bulmuş gibi seviniyor. Ve yüzünde bir çocuk gülümsemesi. Vecd anlarında saatlerce belki de günlerce duraksamadan çalışırdı. Her ne hikmetse her vecd anının sonunda ortaya çıkan şeye geriye doğru giden numaralar verirdi. Şimdi bulduğu şey ise numara 4’tü; nar tanelerinden yapılmış bir çarmıh.

Bunu yaparken kendinde değil gibiydi hatırlıyorum. O bildiğim üşengeçliğiyle bütün gece bununla uğraşmasına şaşırmış ve hiç sigara içmeyişine hayret etmiştim. Benimle de hiç konuşmamıştı.
Yaptığı şeyleri ne bir sanat ne de bir eser yerine koyuyordu. Ürettiği şeylerden tek beklentisi bir gemi kaptanınki kadar esrardı. “-Okuduğum şeylerin çok fazla etkisinde kalıyorum. Şiirlerdeki imgeler ve imgelemim birbirine girdi. Kontrol edemiyorum. “
(tavanla birlikte aynı cümleleri sarf ettiler.)

Çok sevdiği o nardan çarmıhı bir kenara attı ve dans etmeye başladı. Müziğin çaldığını duyamıyordum. Ancak bu benim için önemli bir şey değildi. O an bütün hücrelerim oradan başka bir yerde olmak istemiyordu. Orda olmalıydım ve ordaydım. Sonra duymadığım o müzik kesildi. Kafasının içinde gezinen gürültü karmaşası bu olmalıydı. Ve birbirine girmiş, kontrol edilmez imgelemi. Değişik bir imana sahipti. Şüphesiz bir tanrıya inanıyor lakin kendi beyni ve kurallarını yürürlükte tutuyordu. İçinde barındırdığı iman yoksunluğunu ise babasına atfediyordu.  Bu yüzden ne zaman o herifi hatırlasa, ondan bir parça almış an’ı, her anıyı hatırlamayı es geçmezdi.

-O eski dostu hatırlıyorum. Hahaha evet onu hatırlıyorum. Sakal bıraksa ne güzel olacaktı. Bırakacaktı da ama ben göremeyecektim. Çok seviyordum onu niye gitti ki.
(tavanda yine; kamyoneti kırılmış bir çocuk tebessümü)

-Hissetmemeliydi hissettiği tüm o şeyleri ve rüyalarımı rahat bırakmalıydı. Sonra Orospu Kırmızıyı hatırlıyorum ve o unutkan dershane sırasını. Kırmızı orospuydu, mavi ise artık tükürük mavisi rengini almış ve bana kalan sadece mor. Mutlu olsam bile mosmor olacak bütün mutluluğum. Bundan ne hayır gelir ki. Ve saçlarım yeşilken çok güzeldi. Ancak eski dostumun bileklerinde köklerimi unuttum. Neden kafamda çiçekler açmıyor ki?
(tavanda; bilinçsiz bir hayret bakışı)
Neler saçmalıyorum ben. İyice kafayı yedim. Söylediklerim, odamdan daha dağınık.
Oda gerçekten dağınıktı. Kendimi bulmakta bile zorluk çekiyordum. Üzerimde bir yanık izi daha oluştuktan sonra, eline bir sigara daha alıp odadan çıktı. Sadece 5 saniye sonra dünya başıma yıkıldı. Çakmak gözlü bir delikanlı odaya giriş yapmıştı ve muhtemelen Marianne’in kafasında açan tek çiçekti. Marianne’in sigarasını yaktı. Bu benim için o kadar kıskanılacak bir hareketti ki. Ben sadece susup, dinleyebiliyordum onu. Bu çakmak gözlü delikanlı ise ona elini uzatabilme cesareti gösteriyordu. Küllerini bir kez daha içime savurdu. Artık bu suskunluğu bozmalıydım ancak çıkaracağım bir ses kulaklarına zarar verecek diye o kadar çok korkuyordum ki.

O kadar çok kül dolmuş ve bir o kadar da sis bulutunun içinde kaybolmuştum. Görebildiğim tek şey “artık uyan” gibi bakan bir çift göz.
…………

Sızmadan önce ağzımda unuttuğum sigaranın göğsümü yakmasıyla birlikte 2 dakikalık uykumdan uyandım. 2 dakikaya sığdırdığım şeylerin bilincinde miydim bilmiyorum ama gözlerimi o acıyla açar açmaz, yanımda duran kültablasını duvara fırlatıp, paramparça ettim. Sanırım o sabah her şeyin kendime benzemesini istemiştim.

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s