Fiyakalı Batan Filikalar

Crucifixion-Golgotha-1912-by-Oskar-Kokoschka

 

Birinci bap.

 

Leylam’ın tarifsiz elleriyle diktiği leylaklar

Bir cuma ertesi

Çilehane’ye düşmüş bir adam açtı

 

Bu edebiyat yapmak değil, hafız

söylediğim tek şey gerçekler

Ve gerçekleri sayısız defa tekrarladım:

 

Bu olanların, âlemler içinde ayrı bir yeri olmalı

Yoksa güneş, bir çay bahçesinde niye batar?

İçimdekiler hınca hınç gözlerime vuruyor

Etime hiçbir şey bu kadar dokunmadı; bakıp da görmemen kadar

 

Gitmekten daha farklı bir şey değildi, gitmek

O kadar anlamlı konuşuyorsun ki hiçbir şey anlamıyorum

Yarabbelalemin, evet, sen

Bilmen gerek; tek görevim nefesini bile vird eylemek

 

Uzun zamandır ilk kez

Kuru ve yolsuz ve keder keş olan dallarım

Kaçırdığı bir an’a, geç yakaladığı bir yalana yeşerdi

Ama bu, baharların sonu ve olanaksızdı

 

Mutluluk, kez defa gözlerim kapalı yakaladı beni

Sesin, cesaretini tırnaklarıyla kazıyan sesin

Gerçekten duyulmak istedi mi?

52 Hertz ve boğuldum.

 

Alışmak, sadece tanımak

Ve acı, her yeni gün bir virüs gibi

Samimiyetini arttırıyor içimle

Falçatayla yeni tanışan bir bitirimin gölgesinde

 

O kadar yaşayamadık ki; yazamıyorum.

Ve lütfen; anlamanı bekliyorum.

 

 

İkinci bap.

 

Görünen yol sayısı iki, sanki birisi hiç yok

Elbet ben de biliyorum

Halen arka cebimde sakladığım biraz aklım var

Kendi ellerimden bile düşmüşüm

 

Bende biliyorum elbet, bütün kalbimle

Madem çok yanlış bu görüntü, al bu ellerimi baştan yont

Sonra ağzıma yeni bir şekil ver, gülen

Korkma, yokluğunda var olanlardan boğuluyorum zaten

 

Yarabbelalemin, evet, sen

Söylediğin her sözü vird eyledim

Anlamaman normal dilimden

Gözlerimi secdeye yatırıp, ayaklarının dibine dikiyorum.

 

 

 

Üçüncü bap.

 

Parladı ansızın, yüzümdeki iki gece: âmin dercesine

Bu yalnızca bir yıldız kayması

 

Konuşmaların nasıl da üzerine basıyor sustuklarımın

Ki ben söyleyemem bunları

yanımda taşıdığım bir kırık bir deniz kabuğu gibi anlatamadıklarım

Hiç değişmiyor

 

Bir parkın yıkılışı gibi anlamsız

Bütün geçen zaman yıkıcı

İncelikli davranışlarım sebebini yitiriyor

Hafız, arabayı kovalan köpekten farksızım

 

Bendeniz; yani harbi hayta

sana uluyorum

seni uluyorum.

 

Son bap.

 

Yine, aynı rüzgâr esiyor

Yine aynı esen rüzgâr, aynı kötü rum şarkılarını getiriyor

Sagapo!

 

Bir yerlerde rakının yanında gelecek olan su

daha hapsedilmemiş, sahile vuruyor.

Taşa vuruyor.

Sagapo!

 

Son anıyı hatırlıyorum:

“Gençliğimin fiyakasında bütün filikaları batırırcasına
Vuruldum, en su alan yerimden

Yarabbelalemin, evet, sen
Bu semtlerden değil, bu diyarlardan
Hiçbir dünyadan, hiçbir kelimeden
Bana taşın ahvalini sorduğu gece de:
Acıdan bahsetti
Amenna kudretinden lakin o bile çatlar eşsiz bir dalgada
Ki o hiç boğulmamacasına suyun üzerinde süzülen
Üzerinden kez defa sürüngenler gezinirken
Vazgeçmez bir tokat gibi yüzüne çarpan denizden”

 

Sonra… her akan su gibi

Çocukluğumuza büyüdük.

Reklamlar

Fransız Aksanlı Şiirdir

12193875_912174888852518_7126806067438170890_n

Bir gece ansızın, içi kırmızı bir şişeye bürünecek cismim
Ahizenin üstündeki numaralar bir o yana bir bu yana çevrilecek
Bir sarhoşluk ürpertisiyle titreyen telefon telleri
Yazlık bir rüzgar gibi kalacak

Öyle bir boğulacağım ki
Bu bozkır tenhası deniziyle anılacak
Ve bir başka batışa yelken açan gemi
Hiç bitmeyen faslıyla, dümende her daim saki

Sonlar geriye doğru bir gidiştir
Artık bir çocuk zamanı şimdi
Öylesine durağan, öylesine ağır
Yere düşer emziğim, ve tam burnumun üstüne düştü karanfil kokulu göğsün

Ah! Evet… yine gece!
Kalbimizin sahici evi!
Hep ay ışığında büyüttüm aklımdaki karanfilleri
Yolum bir patikaya düşer belki, patikanın sonunda
Bir Cuma ertesi sarhoşları topluluğunun sesi
Meyhanecinin önümüze sunduğu o bitmez tükenmez sıvı
O sıvı, bitmemenin ve tükenmemenin sıvısı
Bizim gibi hep aynı köşebaşında ölenler için
Burayı iyi dinle adamım
Bitip tükenmenin o büyük dalgası

İşte burada uydurduğum alo sesi, hiç açılmamış yelken de burada
Adını adım yapmak istediğim gece, ne zaman istesem o puslu zihnimde
Ve annemin sevgisinde çocukluğum
Ve orada sıvıya bürünmüş tinim.
Yani bir orada olma haliyle tam olarak hiçbir şeyin ortasında!

Baş Ağrısı.

IMG-20150614-WA0122

 

Yine kendimi hiçbir şey bilmediğim o yerde buldum. Buradan çıkabildiğimi sanmıyorum ancak bir ara tırmanmıştım. Ve şimdi, bilincim dahi yok.

Yine her zaman ki gibi incelikli davranıp bırakmalı mıyım kendi haline yoksa bu sefer koşmalı mıyım? Hiçbir şey olmayacağını, işlerin daha da rayından çıkacağını, bu sefer gerçekten kötü adam olacağımı bile bile. Ne yapmam gerektiğine dair en ufak bir fikrim yok ve bu konu haricinde sürekli bir hareket. Ve bu hareketler giderek daha da keskinleşiyor. Sanki kendi kabuğunda haşlanmış bir kaplumbağa gibiyim.

Lütfen bana gerçeği söyle. Kendime haykırdım. Ne yaşadığımı dahi anlamlandıramıyorum. Eğer bir umut ışığına dair bir belirti varsa ve sen bundan emin olamıyorsan bu daha da batmak değil midir? Olasılıkların olması her zaman güzeldir. Ancak bu olasılıklar artık leb-i derya. Ben yüzme bilmem. Ben suyu izlerim. Ben taşı izlerim. Ben suyun, taşa vurduğunu izlerim. O kadar. Ha bi de suyun kıyı şeridine vurmadan önce kıyının halini izlerim. O da başka bir şeydir. Bir izleyin. Ama şimdi hiçbir şey izleyemiyorum. Neyi izleyeceğimi bilmiyorum. Nasıl izleyeceğimi bilmiyorum. Kuyuya -işte hepsi bu- dedikçe dahası da geliyor. Önceleri sadece benim kalbim kırık sanırdım. Ve kırılmış bir kalbin sivri uçlarının hep kendine battığını düşünürdüm. Anladım ki o iş öyle değil. Bu sefer döndüm, o uçları başkalarına da batırdım. Niye batırdım ki? Bu işi de. İnan hiç böyle olsun istemedim. Bilmiyor muydun böyle olacağını. Hayır. Evet. Yani çok uzak bir ihtimal. Beklediğin hiçbir şey gelmedi. Beklediğim hiçbir şey gelmedi. Hayır, bilmiyordum. Ama kafandaki türlü türlü senaryolarda bunu da kurguladın. İnkar etme. Beynim sürekli bir şeyler üretir. Dedemin öldüğünü kurguladıktan yaklaşık 2 ay sonra, öldü. Tanrı sanma, kendimi. Yo, hayır. Bununla alakam dahi yok. Hayat beklentidir. Sen istesen de istemesen de. Hiçbir şey yapmasan dahi yaşamanı beklerler senden. Ve karşılık vermek zorundasın. Bu senin özgürlüğünün mutlak elinden alınışı. Ancak sen bir Hiç’sin. Bütün beklentilerin karşılığı ve karşılıksızlığı. Biliyorsun.

Ama hiçbir beklentiye cevap vermedim ki. Veremedim. Hep başarısız oldum. Yaşadım, yazdım, içtim ve başarısız oldum. Oturdum ve anladım. Sustum ve bazan da konuştum. Ama başarısız oldum. Bu, bu kadar işte. Koşsam çelme, koşmasam delik deşik. Ne yaptık inan hiç bilmiyorum bütün bunlar için. Ama hep ne yapabilirdim ki, bir şeyler yapmama izin verdiler mi ki

lerle teselli. Ama teselli bulmuyorum.

 

 

Sadece baş ağrısı.

Git artık tedavi ol.

Ben buyum.

Baş ağrısı.

 

 

 

 

ÖSEYEME GÖTÜMÜ YE!

Yves Klein, Le Vide, Iris Clert Galerie, Paris 1958.

Yves Klein, Le Vide, Iris Clert Galerie, Paris 1958.

 

Yıllar önce bir Pazar günüydü. Yıllar dediğim de öyle aman aman bir şey değil. 3-4 yıl öncesi. Sağ olsun bizler dünyaya gelmeden önce kurulan sistemlerden birisi için girmem gereken bir sınav vardı. Hiçbir şey öğretmeyen okullara, geleceğimi tayin etmesi için kendimi kanıtlamak zorundaydım. Ama o yıl öyle bir yıldı ki ben zaten geleceğimi bulmuştum.

 

Sınav gecesi. Moral konuşmaları. Hadi yaparsınlar. Zeki ama çalışmayan çocuklar. Şunlar bunlar. Bir an önce sabah olmasını istedim. Ve bunun sebebi başımdaki bu dertten kurtulmak değil Marianne’i görmekti. Sınava gireceğimiz okullar aynı üniversitedeki farklı fakültelerdi. Ben günler öncesinden gidip, ikimizin sınava gireceği yerler arasındaki mesafeyi ölçmüş ve kaçta orda olursam, onu kaç dakika görebilirim diye hesaplar yapıyordum. Tek amacım ve düşüncem sınav öncesi umursadığım bir şeylere kavuşmaktı. O stresliydi, kendi güvensizliği gerçekleşen bu adaletsizlikten ötürüydü. Ve sabah oldu.

 

Ailenin telkinleri, başarı dilekleri, bir dizi koşuşturmanın sonunda test yerine vardık. Onun da oraya geldiğini haber alır almaz bir bahaneyle ailemin yanından sıvıştım ve ona doğru koştum. Koşmam gerekiyordu çünkü zaman kısıtlıydı. Yoksa ne onu görebilecek ne de sınava girebilecektim. Sınava girip girmemek çok da sikimde değildi açıkçası ama bu sebepten sınavı kaçırmam Marianne’i bir hayli üzecek ve bana çokça kızmasına neden olacaktı. Koştum ve vardım. Çok kısa bir sohbet olmak zorundaydı ancak kısa bir süre içerisinde olabilecek en hoş konuşmayı gerçekleştirmiş, o eşsiz tebessümü görmüştüm. Bundan daha iyi ne olabilirdi ki! Zaman öyle bir handikaptı ki o an sigara içmeye bile vakit bulamadım. Tam bir sözelci olduğum için sınavları bir hayli hızlı bir şekilde bitirirdim. Ve 1 saat sonrasında biten sorularla birlikte kendimi asıl görevime adadım. Her ne kadar bir Tanrı’ya inanmasam da ben; onun bir inancı vardı. Sağlamca. Daha 1 saat vardı bu şarlatanlığın bitmesine ve o an onun için elimden gelebilecek tek şeyi yaptım. Tanrısına dualar ettim. Bu aptalca düzenlenmiş saçmalığın sonunda onu üzecek bir sonuç olmaması için. Nitekim böylece geldi geçti o gün.

 

Çocukça ve masumdu. Sonrasında bunların ne önem taşıdığın pek bilinmez. Ancak hafızamın Babil Bahçelerinde halen yerini korumakta. Sonuç olarak hiçbirimizden hiçbir sik olmayacak!

 

// bunu yazma sebebim yazmak istemem. Malum YEGESE’ye girenler var. Bu da benim böylece bir anım. Hatırlamak bana tebessüm ettirdi. Saygılar.

 

ÖSEYEME GÖTÜMÜ YE!

 

Bileklik.

Salvador Dali - Çarmıhta İsa

Salvador Dali – Çarmıhta İsa

İnsanlar anlamıyor bir kadının ellerine tapan adamı

Ve bu arabalar, evler ilk fırsatta bizi öldürecekler.

Neden her şey için bu kadar geç

Ya da neden her şey için bu kadar yanlış

İçim ürperiyor saçlarına konan toz tanesinden

Gözyaşlarım değdiği yere katrandır artık

Düşürdüğün gün elindeki ruju, içtiğim su bile eroinleşti.

Hatırlıyorum o günü.

Bir bileklik kadar unutulası.

Ve bir ellerinden düşen bir ruj kadar sadık.

Dize dize öldürüyor yokluğun

Geceden beklentim siluetini yeniden görebilecek kadar bir esrime

Ne çok uzattım sakallarımı, adım attığın kaldırımlar kadar

Şarkılar ve şarkılar dinlerdik kimsesiz sokaklar

Ne zaman seslensen bana

Bir yanım secdeye yatıyor.

 

 

Babanı hiç sevmedim. Belki de bu yüzden yaptım en büyük kavgamı Tanrı’yla.

Nefesim kesiliyor yokluğunda

Güneşe yağan bir yağmur gibi.

 

 

Sakallarım uzar tan kızıllığında ve saçların gök mavisi

İkimiz bir tablonun ortak iki paydasıyız

Ama geceye döndüm, ona karıştım

Ben geceye göre kanarım bilirsin.

 

 

Ay ışığı sureti yanakların ve dudakların bir hüznün şiiri

Öylesine naif

Radyo istasyonundaki sesin, kırık şiirimi okur

Kırıkları da benden, kırığı da ben.

Yıldızlardaki sivri ucu hep kendime batırdım

Gitgide arttırdım karaciğerimdeki yetmezliği

 

 

Damlıyor damlıyor

Aklım bir ipten bir tepeye doğru

Bu Bir Bekleme Hali.

Banksy

Banksy

 

Işıklar söndüğü an da duvarlar bile kendini buluyor. Ne kirleri göze batıyor, ne renkleri. Her şey aynı ve durağan. Gece hiç akıp gitmeyen bir şey değil mi?

 

Tutunmaktan yana değilim. En güzel anılarımı bile bağışladım. O yüzden sadece oturup, beklemekten yanayım. Ancak hiç gelmeyeceğini bildiğin bir şeyi beklenin ne kadar çaresizce bir şey olduğunun farkına vardığımdan, neyi beklediğime dair muallâktayım. Hayatımın akışında yer alan oyunculara dair her hangi bir yaptırımım yok. Herkes kendi yolunu tasarlar. Bu yüzden suskun halimi bir hayli faydalı buluyorum. Her şey değişiyor ve değişen her şeyin içindeki stabil duruşumun bir ayrıcalık olarak gözüme batmasından korkuyorum. Çünkü bu hisse kapılırsam değiştim demektir. Ve ben hiç değişmeyen biriyim.

 

“ölü bir su gibisin.”

 

Şimdi şimdi anlıyorum gizlenmiş harflerin içindeki kelimelerden, saklı anlamlardaki cümlelerden anlatılabildiğimi. Biraz aptal olsaydım utanırdım lakin yüzümün kızarıklığını günün birinde Ankara’ya gidip beş parasız, taksinin birine beni gitmek istediğim yere götürmesi için yalvarırken bıraktım. Anlamsız şeylerle doluyor aklım. Gelişirken ya da bir kalem gibi gittikçe sivrilecekken daha dağınık ve özensiz oluyorum. İlgilenme sürem 5 dakikayı geçtikten sonra saçmalamaya ve olduğundan daha kötü bir hale gelmeye başlıyor. Bu yüzdendir ki çoğu şair gibi ne bir kelime işçisi ne de iyi şiir için gerekli olan matematiği sağlayabileceğim.

Aylaklık, vücudumun her yerinde gezinen ilhamlı bir virüs gibi. Koşullar böyle oluşunca yapmam gereken tek bir şey kalıyor; önüne bakmak. Tarih boyunca geçerli olan bazı kurallar var. Ne yazık ki. Bunlardan biri ise eğer yazamıyorsan hakiki bir şey, o zaman hakiki bir şekilde yaşamalısın. Her hangi bir yazılı metnin içeriğini süslemese de adın, elbet kulaklardan dolaşan bir halk hikâyesi olursun. Bu bir gerçek ve oyun. Yadsımamız gerek. Daha dün gece not düşmüşüm bir şeyler karaladığım küçük deftere:”Neyi bekliyorum ki harekete geçmek için?(yaşamak)”

Gün geçtikçe bu dediğim şeyi daha fazla düşünmeye başlıyorum sanırım. Yazamıyorsan, yaşayacaksın. Ancak bunu nasıl yapacağıma dair tek bir fikrim bile yok. Pratiğimin olmadığı bir şey diyebilirim buna. Evden çıktığı zaman ne yapacağını bilemeyen herifin tekiyim. O yüzden bu ihtimalde zamanla yürürlülüğünü yitirecek gibi.

Ve yazmak, Ahmet Erhan’ın şiirlerindeki acı gibi kalacak ellerimde. Tek farkı kötü bir şiir olarak.

 

Dante Çıplak!

The vision of Purgatory and Paradise by Dante Alighieri - Gustave Dore

The vision of Purgatory and Paradise by Dante Alighieri – Gustave Dore

Hep bir burukluk olacak. Çünkü bekleme hali bunu gerektirir. Ki bekleme hali arafın bir başka adıdır.

Gidecek bir yerin olmaması mühim değil. Gitmek istediğin bir yer olmaması mevzubahis olan. Ki bizim dizlerimizi kapatılan kapılarla kırdılar. Bu daha da vahim. İlaç sandığımız alçılar, balçıktan yapılmış evlerimizden daha tiksinç.

“La manie de la lecture” buna kapılmış birini tanıyordum. Ve ah beyinler! Eşlerinizin de fikrini sormalısınız, çünkü tekilliğiniz bir hayli kalabalık. Ki şundan eminim ki Dante o kitapları yazarken karısının fikrini sormadı. Çıplak yazılan bir kitabın anlanması beklenemez. Çünkü o ilk güne has bir durumdur. Utanmamayla alakalı. Ve en edepsiz küfürlerimiz bile o kadar utangaç ki. Siyah transparanlara, yırtmacı eklemeyi tanrılık sanıyoruz. Dekoltemizden sarkıyor bütün kifayetsizliğimiz.

Bir gün babasızlıkla tanışacaksınız, bir gün annesizlikle tanışacaksınız ve bir gün bunların hepsine sahip olup bunların hiçbirinin olmamasıyla tanışacaksınız. Tek il çocukluktur, arlanmaz. Sahip olunabilecek en büyük şey dünya gibi bir yer dahi olsa insanoğlu, uslanmaz. Ve bir gün, imkânsız gibi gelse de her şeyle tanışacaksınız. Çünkü bir son gerekli. En ideal son ise tüketmek, tüketmekten mütevellit tükenmektir.

Ama artık hiç kimse kullanmasa da bu kelimeyi, bizim daha kullanacak “merhaba”larımız var.

Ne acı.

Harp

The Face of War - Salvador Dali

The Face of War – Salvador Dali

Yaşadığım yeri ne minnet belledim ne millet eyledim. Türküsüne yandım, fikrine sövdüm saydım. Âşıklarını tanıdım, aşkı bilmeyişlerine şaştım. Kendimde bulduğum şeylerin coğrafi mi yoksa kafamın içinde mi olduğuna dair her ne kadar sorgulama yapsam da bir türlü bir sonuca ulaşamadım.

Uzun zamandır yoğun miktarda bunalmışlık içerisindeyim. Boşluk, keyifsizlik, anlam verememe. Çevremdeki insanlara dair iğreti duygum gün geçtikçe artmakta ve bunun için bir sebebe ihtiyacım yok. İnsan beyninin bu özelliğine oldum olası büyük bir hayranlıkla ve korkuyla bakıyorum. Yaratabilme. Hiçbir şey yokken bile duygularıma kılıflar uydurup, en iyi terzilik marifetlerimi sergiliyorum. Düşünme yetim bu yeteneğim karşısında nutku tutulmuş bir şekilde kıyafetini giyinip, kendine yeni sorunlar ekiyor.
“Yalnızlık paylaşılmaz.” Sözünü gün geçtikçe daha derinden düşünmeye vaktim oluyor. Bir şekilde bu sözü bir söküme uğrattığımızda bahsedilen şeyin sadece “yalnızlık” olmadığını öne sürebilirim. Evet, yalnızlık paylaşılmaz, bu şüphesiz. Lakin yalnızlık, bütünüyle bir paylaşmamayı yanında getiriyor. Kelimelerini paylaşmıyorsun. Kelimelerini paylaşmadıkça fikirlerini de paylaşmıyorsun. Fikirlerini de paylaşmadıkça muhabbetin sadece kendinle kalıyor ve bu gayet rutin bir deneyim. Kendimle tartışarak, kendimle kendimi nereye vardırabilirim. Bu bir özeleştiri değil. Bu bir harp.
Sana, bana veya size yalnız olmadığınızı deklare edip, saçmaladığını sadece ergen bir sefil olduğunuzu öne sürebilirler. Ancak bu insanlar kendi ruh hallerinin farkında olmayıp, sadece eleştiriyi marifet sananlardır. Kendi iç dünyalarındaki hesaplaşmalarını yüzlerini dönmüş, egolarının mutlak varlığından bihaber olup, ondan başka bir şeyi olmayanlardır. Aldırmayın.

Yola devam…

Dalından Düştü Aklım

tumblrm9ech28urb1qejxkuo1500

Jarmusch – Permanent Vacation.

 

 

Fikrine suretsiz kadınlar

Şafağına karlar dadanan yaşamım

İçimizdeki mülteciler ısıtıyor ellerimizi

Sancılayan karnımızın en arabesk ağrısı yan kesiciler

Ve senin kedin, baykuşumu yedi

bir pazar ertesi

Neden diyordum ki ben

Konuyu biliyorum, dalından düştü aklım.

 

Satır satır şapkana dökülüyor saçlarım

Bir köpek yavrusu

öncesi, sonrası olmayan

Sapından kopmuş da bir çiçek

Koklaya koklaya bulan

 

Adım adım ilerliyor izlerin geceye

Bir bulsam bileklerini, yeteri kadar kesici

madde var elimizde

 

Kadınlara, karlara

Mültecilere, yan kesicilere

kedilere, baykuşlara, köpeklere

-en dibinden de geceye.

 

 

 

Not// bu metin yağan karın, yakılan sigaranın, akla gelen dizenin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Muhtemelen daha sonra silinecek, beğenilmeyecek, nefret edilecek, belki düzeltilecek, bundan kötü değil ama yine kötü bir metin olarak ortaya çıkacaktır. 

 

Madde kere Madde

Michelangelo - Night and Day.

Michelangelo – Night and Day.

Ve bir kez daha öldük

Kırıldı maddemiz en yoğun yerinden

Kim bilir hangi senfoninin en olunmaz baş ağrısıydık

Bu matematiğin açıklayamayacağı bir problem

Madde kere madde – buradaki tek tedavi yöntemi edebiyat

Madde kere madde, adını ben koyduğunuz bu et yığını

 

 

Ve bir kez daha bir yanım geceye dökülüyor

Başucumda bir mikelanj heykeli

Çarkın her raksında resmediliyor göz bebeklerin

Emeklemek gibi çocukça kalacak kelimelerim

 

 

Şimdi süt mü daha beyaz, un mu?

Hangisi daha sessizse o.

Bir adamın bütün katliamları ağlıyor köşe başında

Susturucu takılmış birkaç anı

 

 

Sanılanın aksine kanatları değil, fikri kırık

Ve bir kez daha imha ediyorum maddemi

Kafamın içi feryat figan

An ki -o an gözyaşların yeşersin.